The battle for middle earth 1 oyun incelemesi

The battle for middle earth serisi hakkında her şey.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
Glorfindel
Yönetici
Yönetici
Mesajlar: 273
Kayıt: Pzr Şub 07, 2021 3:47 am
Konum: Gondolin
Irk: Elf
Ülke: Rivendell

The battle for middle earth 1 oyun incelemesi

Mesaj gönderen Glorfindel »

Tolkien, ütopyası Orta Dünya’yı yaratırken detaycılığa büyük önem vermişti. Devasa boyutlarda bir dünya yaratmak yerine daha makul düzeyde harita belirleyip, içini sonsuz sayıda ayrıntılarla doldurdu. Üç ciltlik efsane serinin daha ilk kitabında bile o kadar çok karakter vardı ve o kadar çok olay cereyan ediyordu ki; Peter Jackson tüm bunları filme almakta ne denli zorlandığını defalarca dile getirmişti. Nitekim mümkün olduğunca ayrıntıdan kaçınarak, daha çok ana karakter üzerlerine yoğunlaşıp, “Yüzük Kardeşliği” temasına ışık tutmayı benimseyince; ortaya son derece başarılı bir film çıkmıştı. Ancak kitabın ve efsanenin fanları sinema filmini defalarca eleştirmişlerdi. Çünkü her konunun olduğu gibi Yüzüklerin Efendisi’nin fanları da kitaptaki büyünün bozulmasını asla istemiyorlardı. Dolayısıyla senaryoda yapılacak minik değişikliklere asla taviz vermeyeceklerdi.

Maalesef fanatikler için korkulan oldu; ikinci filmle birlikte Jackson kaçınılmaz senaryo değişikliğine gitti. (Aslında ilk filmde de kitaptan farklı olarak yazılmış birkaç sahne vardı. Ancak asıl dikkat çeken ikinci filmde Aragorn’un düşüşü idi.) İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Üçüncü filmin tabiri caizse Oscar yağmuruna tutulması bile fanatikleri yumuşatmadı. Onlar için, orijinal dili olan İngilizce’den farklı dillere çevrilen kitaplarda bile büyüsünün bozulduklarına inandıkları bir efsanenin, 3 saatlik zaman dilimine sığdırılabilmesi için senaryo değişiklikleri intihar demekti. Nitekim kitabı okuyup filmi izleyen her insan gibi bizlerde senaryo değişikliklerini pek sıcak karşılamamıştık ve karşılamayacaktık…

Battle for Middle Earth

Electronic Arts’ın büyük beklenti ve ümitle beklememizi sağladığı, Orta Dünya’nın savaşlarını konu alan gerçek zamanlı strateji oyunu Battle for Middle Earth nihayet piyasaya sürüldü. EA çalışanlarının Yüzüklerin Efendisi projesine ne kadar önem verdiklerini, ayrıntılara ne kadar dikkat ettiklerini ve en önemlisi filmi (yani kitabı) aynen yaşamamızı sağlamak için ne kadar sıkı çalıştıklarını hepimiz biliyoruz. Piyasaya sürülmüş olan “The Two Tower” ve “The Return of the King” oyunları ile bunları görmüştük. Hal böyle olunca Battle for Middle Earth’ün de son derece başarılı olacağını Orta Dünya’yı mükemmel derecede gerçekçi yansıtacağını biliyorduk.

E3 2004 fuarındaki tanıtımları sırasında, üst düzey görselliğini ispatlayan videoları ile büyük sükse yapan oyunun, genelde grafikleri, oynanabilirliği ve film müziklerini aynen kullandığı gündeme geldi. Hiç kimse senaryosundan ya da hikaye gelişiminden söz etmedi. Filmde gördüğümüz tüm karakterleri kontrol edebileceğimiz ve devasa ordularla görkemli savaşlar yapacağımız belirtildi o kadar. Aslında hikayenin nasıl olacağını belirtmemeleri bizi şaşırtmadı diyebiliriz. Çünkü kitapta ne varsa aynen öyle yaratılacağından emindik.(!)

Yüzük Kardeşliği yola çıkıyor.

Tek DVD ya da dört CD'den oluşan iki versiyonuyla piyasaya sürülen Battle for Middle Earth (BfME) mükemmel açılış demosu ile karşılıyor bizleri. Filmden son derece tanıdık gelen Büyük Orta Dünya Savaşı’nın oyun motoru ile hazırlanmış versiyonunu izliyor, hemen havaya giriyoruz. Ana menüye geçtiğimizde Yüzüklerin Efendisi’nin en çok beğenilen müziğini de iliklerimize kadar hissedince tüylerimiz diken diken oluyor. Seçeneklerimiz tipik RTS oyunlarında olduğu gibi; Campain, Skirmish, Training ve Multiplayer. Campain görevleri iki kısma ayrılıyor; ister Yüzük Kardeşliği ile birlikte iyi tarafı oynuyorsunuz, isterseniz Saruman ile birlikte kötü tarafı. Skirmish modu ile senaryosuz bir biçimde yapay zekaya karşı savaşıyoruz. Traning bölümü ise güzel düşünülmüş bir ayrıntı. Sadece oynanışı anlatan videolar ile hiç sıkılmadan oyunun kontrollerini ve genel yapısını öğrenebiliyoruz. Senaryoya başlarken ise; hepimizin içinde Gandalf’ı, Aragorn’u, Gimli ve Legolas’ı yönetme arzusu olduğundan iyi tarafı seçip, kötü tarafı daha sonraya bırakarak oyunumuza başlıyoruz.
Demolarda sık sık lanse edilen gerçekçi ve yaşayan haritayı sonunda gerçek gözümüzle görebildik. Geçekten de Orta Dünya haritası üç boyutlu olarak çok güzel hazırlanmış. Önemli ve stratejik noktaların üzerine geldiğimizde, orayla ilgili bir video sol alt köşede bizleri karşılıyor. Haritanın bir diğer özelliği ise sürekli düşman ordularının hareketlerini görüyor olmamız. Dolayısıyla bir sonraki savaşın nerede yapılacağına da biz karar veriyoruz. İlk bölümler gayet çizgisel ilerlediğinden bize seçenek sunulmuyor ama ilerleyen bölümlerde bu ana harita üzerinden istediğimiz savaşı seçebiliyoruz. Savaşları seçerkenki kriterimiz ise; bölüm sonunda bize sunulacak olan ödüller oluyor. Genelde +1 power ya da %30 command gibi ödüller koyulan görevlerden istediğimizi seçebiliyoruz. Tabii ki bol ödüllü olan görevler biraz daha zor oluyor.

Oyunumuz, Yüzük Kardeşliği’nin Moria Madenleri’ndeki macerası ile başlıyor. Kahramanlarımız mümkün olduğunca görünmeden madenden çıkmak istiyorlar ancak defalarca Goblin ve Troll saldırılarına uğruyorlar. Bu ilk bölüm bize gösteriyor ki oyun sayısız ayrıntı ile dolu. Tabii bunlar sadece bir başlangıç. BfME’ün ayrıntıları her bölümde artan ve insanı şaşırtan tarzda. Arabirim son derece basit olduğundan karakterler arası geçişleri sağlarken her birinin ayrı ayrı yetenekleri olduğunu fark edebiliyoruz. Gandalf, filmde dahi görmediğimiz kadar büyü yapabiliyor ve grubun en önemli kişisi haline geliyor. Aragorn genelde iyileştirici ve düşmanları korkutucu güçleri kullanıyor. Legolas okuyla attığını deviriyor. Gimli ise; (bence grubun en güçlüsü) boyutların ne kadar önemsiz olduğunu kanıtlarcasına, kalabalığın içine dalıp, baltasıyla terör estiriyor. Garibim hobbitler ise ancak taş atabiliyorlar düşmanlarına. Her birinin birer kılıcı olmasına rağmen savaşsalar da savaşmasalar da pek bir şey değişmiyor.

Moria Madenlerinin sırrı

Moria Madenleri oyunun alıştırma bölümü gibi düşünülebilir. Zira RTS’lerde alıştığımız üretim kısmı işin içinde yok. Sadece karakterleri ilerletip, bölüm sonuna kadar hepsini canlı tutmaya çalışıyoruz. İşin kontrol kısmı herkesin kolayca üstesinde geleceği yapıda karakterleri seçip ilerletiyoruz. Mouse ile her şeyi yapabildiğimiz gibi ileride büyük savaşlarda işimize yarayacak olan özel güçleri klavyedeki kısayol tuşlarıyla da seçebiliyoruz.

İlk bölüm olması maksadıyla savaşlar kolayca atlatılıyor ve Troll’leri hemen alt ediyoruz. Bir ayrıntı daha gözümüzden kaçmıyor elbette; oyun içinde ilerlerken filmden alıntı olan önemli bir sahneyi yaşayacaksak; haritayı gösteren sol alt köşedeki bölüm, biz ilerlerken filmin o sahnesini izlettiriyor bizlere. Mükemmel düşünülmüş bir ayrıntı. Savaşları atlatıp merdivenlerden geçtikten sonra Balrog’a geldiğimizde zaman duruyor. Gandalf herkese “Kaçın” uyarısı yapıyor. Tüm karakterler kaçtıktan sonra Gandalf’ı kontrolümüze geçiriyoruz ve oyunun tokat gibi inen ilk darbesi ile karşılaşıyoruz. Oyunun senaryosuna göre Gandalf’ın Balrog’u öldürmesi gerek! “Ama Gandalf ile Balrog’un düşmesi gerekmiyor muydu?” dememize fırsat bırakmadan Balrog saldırıya geçiyor. Uzun süren dövüşün ardından Balrog’u yenip yolumuza devam ediyoruz. Tamam belki hikayenin bu kısmı biraz yoldan çıkmış ama olsun zaten Gandalf ölmeyecekti değil mi?

Amon-Hen’e giderken

Bölümleri tamamladıkça oyun içindeki başarımıza göre karakterlerimiz güçleniyorlar. İki çeşit level atlama söz konusu. Birincisi; her karakterin kendine ait kabiliyetini arttırıcı olanlar. Bunları, ekranın alt kısmında duran karakter portrelerinde görüyoruz. Level'lar arttıkça karakterlerin kullanabileceği büyü ve kabiliyetlerde doğal olarak artıyor. Her birini kullandığımızda yeniden şarj olması için bir süre beklememiz gerekiyor. Diğer büyü şekli ise karakterlerden bağımsız olarak bizim kullandıklarımız. Bunlar bölümler atladıkça bize verilen puanlar sayesinde oluyor. Puanları istediğimiz büyülere vererek, bunları oyun içerisinde ihtiyaç duyduğumuz anlarda kullanabiliyoruz. En önemlisi olan “heal”, yani sağlık büyüsü ilk kazandıklarımızdan biri oluyor. Tıpkı diğer kabiliyetlerde olduğu gibi bu büyüleri de kullandıktan sonra bir süre şarj olmaları için beklememiz gerekiyor. Daha yüksek puanlar karşılığı Rohan askerlerini, elf'leri, hatta ölüler ordusunu bile çağırabiliyoruz.
Gerek üç boyutun getirdiği görsellik, gerekse kamera sisteminin kullanımı gerekse kahraman sistemi bakımından teknik olarak oyunu Warcraft 3’e benzetmek mümkün. Grafikler son derece başarılı olduğu gibi pek çok ayrıntı ile süslü. Yani Warcraft’da olduğu gibi haritanın ücra köşelerinde gizli ödüller bizleri bekliyor. Genelde Troll’ler tarafından korunan mağaralara girebiliyor ve düşmanı alt edebilirsek, fazladan altın kazanabiliyoruz.

Bina yapımına başlasak iyi olur

Rohan süvarileri ile yaptığımız ilk görevde yavaş yavaş bina yapımına da başlamış oluyoruz. Oyuna başladığımızda büyük bir çember içinde simgeler görüyoruz. Bunlar binaları yapabileceğimiz yegane noktalar. Belki de oyunun stratejik açıdan en önemli eksilerinden biri de bu. Sadece belirli noktalara bina yapabiliyoruz. Bina yapmak için tek bir kaynağa ihtiyacımız var. O da; yiyecek. Kısacası bir iki tane çiftlik yaptıktan sonra binaları dikmek gayet basit. Binaların yapımı da simgelerin üstüne geldiğimizde otomatik olarak çıkan seçeneklerle oluyor. Kullanışı oldukça kolaylaştırdığı kesin. Haritaları açtıkça belirli noktalarda “outpost”, "castle" veya “house” gibi yıkıntılarla karşılaşıyoruz. Bunlar sayesinde ikinci ya da daha sonraki binalarımızı dikebiliyoruz. Bina sistemi yine aynı şekilde işliyor ancak haritada yeni bulduğumuz noktayı kendimize çevirebilmek için bir süre orayı güvende tutmamız gerekiyor.

Tıpkı bizler gibi düşmanlarımızda çember şeklindeki kalelere sahipler. Bu kaleler dört bir yandan açık olduğundan fethedilmesi gayet basit halde duruyorlar. Binaların tamamını yıkmamız halinde çember yok oluyor ve o nokta yeni sahibi tarafından inşa edilmeyi bekleyen kale haline dönüşüyor. Kısacası oyunun savaş kısmı, belirli noktaları ele geçirip bina kurmaktan ibaret. Tüm noktaları ele geçiren kazanıyor. Ne önemli bir ayrıntı ile ne de üzerinde kafa yoracak bir stratejik karar ile uğraşıyoruz. Bol adam üretip saldırmaktan başka yapmamız gereken pek bir şey yok. Zaten toplamamız gereken tek ürün olunca da pek bir sorun olmuyor.

Gerçekçi savaşlar bizleri bekliyor

İşin savaş kısmına girdiğimizde gerçekten iyi kotarılmış bir unsur olduğunu anlıyoruz. Birimler arası güç farkları inanılmaz derece başarılı düzenlenmiş. Örneğin Rohan süvarileri ile oynadığımız ilk bölümde anlayacağımız üzere atlı birimler yaya birimlere karşı çok üstün. Yani kılıçlı kalkanlı Goblin ve Orc sürülerini, hızını almış bir süvari birliği tek seferde ezip geçebiliyor. Hal böyle olunca ilk Rohan görevi inanılmaz derecede basit oluyor. Direkt düşmanın üzerine atınızı sürüyorsunuz ve hepsi dört bir yana uçuşuyorlar. Ancak ne zaman ki düşman mızraklı Uruk-hai’leri üretmeye başlıyor o zaman süvarilerin saltanatı bitiyor. Gerçi ordu haline ulaşmış süvari birliği bunların da üstesinden geliyor ama büyük kayıplarda verdiği oluyor.

Tıpkı biyolojik besin zincirinde olduğu gibi BfME oyununda da birimler arası bir zincir var. Yani her birimin üstün olduğu ya da zayıf olduğu bir başka birim her zaman mevcut. Süvariler, Orcları eziyor ama kurt binicileri de süvarileri harcıyor. Kurt binicileri okçular kolayca indiriyor ama okçuları da Uruk-hai’nin crossbow’lu askerleri yok ediyor. Kısacası her birimin bir eksi yanı artı yanı var. Tıpkı diğer RTS oyunlarında olduğu gibi.

Savaşların aslında en önemli yanı moral ve rütbe sistemi. Rütbe, aynen kahramanların level atlaması gibi çok fazla düşman öldüren birimin güçlenmesi anlamına geliyor. İşin güzel tarafı her bölümde yarattığınız ordular rütbeleri ile birlikte bir sonraki savaşa taşınıyor. Dolayısıyla galip geleceğiniz savaşın sonlarına doğru diğer savaşı düşünerek fazla asker ürettiğinizde olabiliyor. Moral sistemi ise özellikle öninceleme de bahsettiğimiz üzere oyunda önemli rol oynuyor. Morali yerinde olan bir grup asker haddinden fazla düşmanı yok edebilirken, Sauron’un gözüne maruz kalmış askerler korkudan savaşamaz hale geliyorlar. İşte tam bu noktada kahramanlar işi devralıyor. Savaşmakta olan bir grup askerin yanına Aragorn, Theoden gibi askerler tarafından saygıyla karşılanan bir kahraman geldi mi; herkes havaya girip iyi dövüşmeye başlıyor. Üstüne bir de Boromir borusunu öttürürse; o zaman Sauron’un gözü bile orduyu durdurmaya yetmiyor. (Efendim? Boromir öldü mü?)
Kremalı mantarlı senaryo çorbası

Gandalf Khazad-dûm köprüsünde düşmeyi reddedip Balrog’u ulu orta öldürünce senaryoda bir şeylerin garip gittiğini hissetmiştim. Fakat Amon-Hen topraklarında Boromir’i kurtarana kadar, olayların bu kadar sarpa saracağını da hiç ummamıştım. “Acaba ben mi yanlış hatırlıyorum?” diye düşünürken “Frodo ile Sam’i sandala sağ salim ulaştırın” görevini oynadığım anda film koptu. Bu dakikadan itibaren senaryo tam anlamıyla çorbaya döndü. Boromir ile Miğfer Dibini savunma görevi mi dersiniz, Aragorn’un ölüp bir sonraki bölümde dirilmesini mi dersiniz (sonuçta birinin ölüler ordusunu çağırması lazım öyle değil mi?) artık siz karar verin. Her şey bir yana oyunun motoru ile hazırlanmış ara demoların dahi biraz evvel oynadığımız bölümü inkâr etmesi en garibi. Bazen kahramanlarımızın ulaşmamaları gereken yere kadar gittiğimiz oluyor. Dolayısıyla biraz sonra izleyeceğimiz videoda az evvel yaptıklarımız ile hiç alakası olmayan olayları izleyebiliyoruz. Her bölümde yapmamız gereken görev ise hep aynı; “Bütün düşman birimlerini yok et.”. Garip olan ise kötü tarafı oynarken her bölümde Gimli ve Legolas’ı öldürmemiz ve bir sonraki bölümde yine karşılaşmamız. Oyunu yapanlar burada neyi düşündüler çok merak ediyorum. Miğfer Dibi ise görev anlamında kitabı en inkâr eden bölüm.

Gelin Miğfer Dibi’ni bir gözden geçirelim. Saruman’ın devasa ordusu gelmeden hemen evvel Elf’ler Rohan'a yardıma gelir ve surlara dizilirler. Buraya kadar her şey güzel. Fakat ordular hücuma kalktığı anda her şey değişiyor. Merdivenlerin surlara dayanıp, düşmanın içeri girmesiyle birlikte (eğer surlara atlı süvari yerleştirmediyseniz!) herkes ölüp bitiyor. Geriye kahramanlarımız; Aragorn, Legolas, Gimli, Eowyn, Boromir(!) ve Theoden kalıyor. Belki inanmayacaksınız ama bu altı kişi ile tüm Uruk-hai ordusunu yenmek mümkün. Keza öyle de oluyor. Surların iç kısmında ürettiğiniz askerler pıtır pıtır dökülüyorlar. Sol üst köşede geri sayım yapan saat tek bir anlama gelir diye düşünüyorsunuz; “Süre dolacak ve Gandalf, Rohan süvarileri ile birlikte yardıma gelecek.”. Fakat süre bittikten sonra gelen giden olmayınca şaşırmamak elde değil. Üstelik savaşın her anında Gandalf’ın “En kötü anlarda bile umut vardır.” sesinin duyulması “Dayanın geliyorum” anlamına çıkar diye düşünüyorsanız yandınız demektir.

Büyük Miğfer Dibi savunmasından başarıyla çıkmanın en kolay yolu; surlara atlı birimler yerleştirmek. Mantık dışı bir hareket olmasına rağmen, atlı birimlerin yayaları ezip geçtiğini düşünürsek çok kolay bir şekilde bölümü tamamlayabiliyoruz. Diyelim tüm saldırıları bertaraf ettiniz ve Miğfer Dibi’ni korudunuz. Şimdiki göreviniz tüm Uruk-Hai kamplarını yok etmek! Kitabı okumuşsanız ve senaryonun değiştirilmesine tahammül edemiyorsanız; size tavsiyem bu noktadan itibaren senaryoyu oynamayı bırakın. Çünkü daha çok sinirlenirsiniz. Skirmish ve multiplayer modları daha çok hoşunuza gidecektir. Ne de olsa onlarda hikaye yok.

Güzellikleri görmezden gelemeyiz

BfME’ün teknik detaylarına baktığımızda RTS türünde bir şaheserle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Daha ilk bölümden itibaren haritaların detaylarına, görsel efektlerin güzelliğine şahit olmak mümkün. Genel yapı itibariyle iyi sistemlerin ve ortalamanın üstündeki grafik kartlarının oyunu görsel şölene dönüştüreceğini söyleyebilirim. İlk olarak karakter animasyonları inanılmaz derecede kaliteli. Büyük savaşlar esnasında eğer zoom yapmayı denerseniz; her birimin savaştığını, silahını düşmanına doğru sapladığını görüyoruz. Büyük yaratıkların, küçük birimleri savurmasını izlemek ise tam bir keyif. Tabii ki sizin birimleriniz uçuşmuyorsa. Büyü yapan karakterlerin efektleri FPS oyunlarını aratmayacak cinsten. Düşük sistemlerde grafik ayarlarını kısmak zorunda kalacağınızdan detaylı dokular yok oluyor ama animasyonların güzelliği bu eksiyi hemen telafi ediyor. Ara videoların oyun içi motor ile düzenlendiğinden biraz sönük kalıyorlar ama yine de güzeller.
Ses ve müzik konusunda her şey dört dörtlük. Seslendirmelerin tamamı filmdeki aktörler tarafından yapılmış. İyi tarafı oynarsak Gandalf’ı seslendiren; Ian McKellen, kötü tarafı oynar isek; Saruman’ı seslendiren Christopher Lee oyunu ve hikayeyi anlatıyor. Oyun içinde ise savaşlardaki bağrışmalar ve savaş sonundaki sevinç sesleri çok güzel. Müzikler ise tek kelime ile mükemmel. Zaten filmin müzikleri olduğundan çok başarılılar ama oyun içinde bu müzikler ile savaşmak inanılmaz bir keyif.

Senaryo olarak umduğunu bulamayanlar için multiplayer ve skirmish modu biçilmiş kaftan. Skirmish modunda 4 farklı ırk seçeneğimiz var. Gondor, Rohan, Isengard ve Mordor. Aslında çoklu oyuncu modunda, Gondor’un Rohan’la ya da Isengard’ın Mordor’la yaptığı savaşlar çok eğlenceli olabiliyor. Bu oyun modlarında herhangi bir senaryo zorlaması olmadığından tek yapmamız gereken düşmanları öldürmek. Ancak oyunun yapısı gereği, harita üzerindeki kamp noktalarını ele geçirmek çok büyük önem kazanıyor. Genelde oyunun sonlarına doğru bir kovalamaca yaşanıyor. Kaynak üretimi konusunda derinlik olmaması ve en çok asker üretenin kazandığı bir oyun olduğundan, önemli stratejik kararlar vermeye fırsat kalmıyor.

Skirmish oyunlarında yapay zekânın gayet başarılı olduğunu söyleyebilirim. Haritadaki noktaları çok çabuk ele geçirip hemen önemli noktalarda pusu kuruyorlar. Hızlı olanın kazandığı bu oyun modunda haritayı en geniş ölçüde elinde tutabilen taraf çok büyük avantaj sağlıyor. Fakat bu modun tek eksik yanı yükleme ekranı esnasında düşmanın nerede olduğunu göstermesi. Böylece saldırıların az çok nereden geleceğini tahmin edebiliyoruz.

Nihai sonuç

Artık son sözleri söylemenin vakti geldi. The Battle for Middle, E3 fuarındaki büyük süksesinin ardından, senaryo bazında insanları büyük hayal kırıklığına uğrattığı bir gerçek. Ancak oyunun teknik yapısı inanılmaz derecede başarılı. Haritalar son derece detaylı, görev sayısı çok ve her iki tarafın da kendine has senaryosu olması insanı uzun süre oyalıyor. RTS sevenler ya da Orta Dünya’ya hayran olanların gözü kapalı alması gereken oyun, ortalamanın üstü sisteme ihtiyaç duyuyor olması herkesi sevindirmeyebilir. Eğer senaryo hatalarını görmezden gelirseniz bir solukta bitirilebilecek kadar güzel atmosfer sunuyor BfME.

Yazıya kötümser bir hava kattığıma ve genelde hatalar üzerinde durduğuma bakmayın. Bu oyun Yüzüklerin Efendisi konseptini benimsememiş bir RTS olsa idi, mükemmel denilebilirdi. Ancak hem o ismi üzeride taşıyıp, hem de orijinal senaryoyu allak bullak hale getirmeye hiç hakkı olmadığını da unutmamak gerek.

Kafamı karıştıran bir konuyu sizlerle paylaşmam gerek. Boromir Miğfer Dibi’nde Aragorn’u kurtarmıştı ama Miğfer Dibi’ni savunan ve savaşı kazandıran Eowyn’di değil mi..?

Yüzüklerin Efendisinin tarihçesi:

İkinci Dünya Savaşı tüm haşmeti ile devam ederken, tüm olup biteni farklı gözle gören bir İngiliz Profesörü vardı. Savaşta en yakın arkadaşlarını kaybederek yaralı bir biçimde evine gönderildiğinde, ilerde çocuklarına savaşın nasıl bir şey olduğunu anlatmanın bambaşka bir yolunu bulmuştu. Hayatı ve savaşları kendi gözünde gördükleriyle aktarmanın en güzeli masal olabilirdi diye düşündü J.R.R. Tolkien.
Profesörlüğünün ilk yıllarında “The Hobbit” isimli romanı, eleştirmenlerce alaylı bir dille karşılanmıştı. Özellikle İngiltere gibi edebi eserler konusunda taviz vermeyen bir ülkenin son derece saygın dil bilimleri profesörünün, masal türü eserinin çıkması elbette şaşırılacak bir olaydı. Önce eleştirildi, sonra ise üzerinde pek fazla durulmadan kenara itildi. Tolkien gibi idealist bir yazarın eleştirilere kulak asacağı ve hayalindeki büyük projesini bir kenara iteceği yoktu. Tasarlanması uzun yıllar süren Orta Dünya konseptini oluşturduktan sonra 3 ciltlik “The Lord of the Ring” (Yüzüklerin Efendisi) serisini yayınlaması hiçte uzun sürmedi. İlk iki cildin aynı dönemde çıkması hem roman eleştirmenlerini hem de Tolkien gibi profesör olan dil bilimcileri resmen çileden çıkardı. Saygınlığını bir kenara itip, sözüm ona “masal” türünde eserler vermeyi tercih etmesine şiddetle karşı çıkanların sayısı hiçte az değildi. Yüzüklerin Efendisi, tüm İngiltere’yi kısa sürede ikiye böldü. Romanı, hayat felsefesi görecek kadar benimseyip sevenler olduğu gibi, yerin dibine sokanlarda olmuştu. Hayalindeki dünyayı tamamlamak için geri dönülmez bir yola çıkan Tolkien, Orta Dünya ile ilgili çalışmalarını sonuna dek sürdürmeye kararlıydı.

Ne zaman ki Yüzüklerin Efendisi Amerika’ya tanıtıldı ve satılmaya başlandı, işte o zaman efsane ile ilgili tüm olumsuz tablo tersine döndü. Özellikle Amerikalı gençler tarafından oldukça fazla beğenilen, romandan öte tam bir ütopya olarak kabul edilen kitap ve yazarı Tolkien baş tacı edildi. Savaştan yeni çıkmış, değişime hazır gençler tarafından bir çırpıda okunup biten roman, Tolkien’i mektup yağmuru altında bıraktı. Herkes daha fazlasını istiyordu. Orta Dünya’nın tarihçesini daha derinlemesine irdelemek, büyücülerin akıbetini daha detaylı olarak öğrenmek istiyorlardı. Yüzüklerin Efendisi’nin devamı belki gelmedi ama Fantezi tarzı romanların çıkmasına ve çoğalmasına vesile oldu.
Fantasy Role Playing’in (Rol yapma oyunlarının) atası sayılan Yüzüklerin Efendisi’nin, tüm ülkelerde yayınlanmasının ardından tek kelime ile efsaneye dönüştü. Bugün dünyanın en çok okunan kitabı olan, Yüzüklerin Efendisi; sadece hayranları tarafından değil, yer kürede soluk alıp veren her insan tarafından bilinmektedir.

2001 yılında vizyona giren Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği ise; efsaneyi bambaşka bir boyuta taşıdı. Günümüz gençliğine sıkıcı gelen kitap okumanın alternatif çözümü olan filmler, Yüzüklerin Efendisi’ni çok daha büyük kitleler tarafından bilinmesini sağlayacağı gibi, hayal ürünü olan Orta Dünya’nın görkemini daha iyi sergilemenin yolu olacağı düşünüldü. Uzun ve yorucu çekimler ardından gelen montaj ve bilgisayar efektlerinin eklenmesi, sabırsız hayranların beklentilerini iyice yükseltti. Sonuç ise; mükemmele yakın bir uyarlama oldu. Seriyi sinemaya başarıyla uyarlayan ekip Oscar® yağmuruna tutulduğu gibi, tüm izleyenler tarafından oldukça büyük olumlu eleştiriler aldı.

Önemli karakterleriden bazıları:

GANDALF

Gandalf, güneşin üçüncü çağında Orta Dünya'ya gönderilen en önemli büyücülerden biriydi. En çok bilinen adıyla “Gri Gandalf”; elf dilinde “Mithrandir” olarak çağırılırdı. Cüce dilinde “Tharkûn” ve “Harad” olarak da çağırılırdı ancak pek fazla kullanılmazdı. Sivri uçlu şapkasını hiç eksik etmez, uzun saçları ve sakallarıyla yaşlı, güçsüz görünüşünü koz olarak kullanırdı. Ömrü boyunca karanlık güçlerde sayısız savaşlar yaptı. En ünlüsü olan; Khazad-dûm köprüsünde Balrog’la girdiği mücadele sonunda kayboldu. Fakat ruhu “Beyaz Gandalf” olarak geri getirildi. Orta ‘dünya’nın en büyük savaşında rol oynayıp barış sağlandıktan sonra yüzük koruyucuları ile birlikte ölümsüz topraklara ulaştı.

ENTLER

Elf tarihçeleri, Gökyüzünün Kraliçesi Varda Yıldızlara yeniden ışık verdiğinde ve Elfler uyandığında, Arda'nın Büyük Ormanlarında aynı zamanda Entlerin de uyandığını anlatır. Yeryüzünün Kraliçesi Yavanna'nın düşüncelerinden yaratılmış olan Entler Ağaçların Çobanları idiler. Ağaçları ve tüm Orta Dünya bitkilerini severler ve onları kötülüklerden korurlardı. Uyandıkları zaman Entler konuşamıyordu fakat Elfler onlara bu sanatı öğrettiler ve onlar da bu sanatı çok sevdiler. Ancak diğer canlıların kullandıkları dili değil kendi dillerini kullanmayı tercih ettiler. Bu dil, dillerinden yuvarlanan tok ve yavaş bir gökgürültüsünü andırıyordu. Yüzük Savaşından sonra Entler yine barış içinde Ent Ormanında yaşamaya devam ettilerse de, zamanla sayıları azaldı ve inanışa göre Dördüncü Çağda tamamen yok oldular.


BALROG

Karanlık Düşman Melkor'un hizmetkarları haline gelen Maiar ruhlarının en korkuncu olan Balroglar, şeytani canavarlara dönüşmüşlerdi. Orta Dünyada Balrog, yani "güçlü şeytanlar" olarak biliniyorlardı. Melkor'un tüm yaratıkları arasında yalnızca Ejderhalar, Balroglar'dan daha güçlüydü. İri ve güçlü yaratıklar ve İnsansı şeytanlar olan Balrogların, akan ateşten yeleleri ve alev kusan burunları vardı. Kara gölgelerden bulutlar içinde hareket ediyormuş gibi görünürler ve kol ile bacakları yılan gibi kıvrılabilirdi. Balrogların en önemli silahı, çok dilli ateş kırbacı idi. Bu silah o kadar korkutucuydu ki, Büyük Örümcek Ungoliant'ın Valar tarafından bile yokedilemeyen büyük kötülüğü, ateşli kırbaç darbeleri ile Melkor'un ülkesinden sürülebilmişti. İki yüzyıl boyunca tartışmasız biçimde hükümranlığını koruyan Balrog sonunda, Khazad-dûm Köprüsünde yapılan savaşın ardından Büyücü Gandalf tarafından Zirakzigil'in zirvesinden aşağı atılarak yok edildi.
"Glorfindel uzun ve dikti; saçları altın gibi parlıyordu, yüzü adil ve genç, korkusuz ve neşe doluydu; gözleri parlak ve temizdi, sesi müzik gibiydi; kaşının üzerinde bilgelik belirgindi ve eli güçlüydü. İlkdoğanların en güçlülerindendir. Bir Elf Beyi’dir Glorfindel; prensler yetiştiren bir soydan gelir.”
Cevapla

“The Battle For Middle Earth Serisi” sayfasına dön